Bugün : 31 Temmuz 2014
 
Ana Sayfa Hakkımızda Videolar Foto Galeri Sık Kullanılanlara Ekle Giriş Sayfam Yap İletişim
Kurumsal Türkiye Dünya Kültür Sanat Kürt Sorunu Basın Açıklamaları Başörtüsü İslam Düşüncesi Röportajlar İslami Araştırmalar Seminerler Faaliyetler
Üyelik

Kullanıcı Adı :
Şifre :
 
Yeni Üyelik Şifremi Unuttum
Anket
Oy Kullan Sonuçlar
Linkler
Mehmet Okuyan Hocayla Kur'an'ın Kavramları Üzerine - Fethi Güngör, Murat Aydın
Mehmet Okuyan Hocayla Kur'an'ın Kavramları Üzerine - Fethi Güngör, Murat Aydın
Din adına konuşanlar bilmelidir ki, aslında Allah adına konuşuyorlar. Allah adına konuşanlar Allah’ın kitabından konuşmak zorundadırlar. ...
31 Temmuz 2014
Röportajlar
12 Yorum - Yorum Yap
3977 Okunma
Haberi Yazdır
İlgili Haberler
Abdulhakim Beyazyüz İle "Demokrasi" Üzerine...
Dr. Mustafa Yılmaz ile Ali Şeriati Üzerine
Kamusal Alan Dindarları Yozlaştırdı
Halid Meşal: Türkiye'ye Şartsız Evet

‘Kur’an’ı Kafeslemek’

Muhterem hocam, bir hutbenizde ‘Kur’an’ı kafeslemek’ tabirini kullanmıştınız. Söyleşimize buradan başlayabilir miyiz? Bundan tam olarak neyi kastediyorsunuz?

Hıristiyanlar, kurguladıkları ‘melek peygamber’ imajıyla Hz. İsa’yı tabir caizse ‘kafeslediler’. Mustafa Hoca’nın “Üç Muhammed” isimli eseri aşırı yüceltmeci peygamber tasavvurunun yanlış bir tutum olduğunu dile getiriyor. Şu halde insanlığa örnek olarak gönderilen insanın örneklik teşkil edecek bütün halleri “ama o peygamberdi” diyerek geçiştirilecek, örneklik vasfı yozlaştırılacaktı. Melek peygamber algısı örnek alınmayı engelleyeceği için onu yersiz bir şekilde yücelttiler ve sonuçta onu hayatın örnekliği dışına ittiler.

Şimdi benzer vakıayı maalesef Kur’an-ı Kerim için de ifade etmemiz gerekecek. O, “yüce (!)” bir kitap olduğu için –ki yüceliğinden asla şüphemiz yok; çünkü Kur’ân, yüceliğini kaynağından alıyor, bizim tarafımızdan yüceltilmeye ihtiyacı yok- onu evin duvarına güzel bir kılıf içerisinde asmak ya da yüksek bir terekte muhafaza etmemiz söz konusu ediliyor. Çünkü bazılarının ifade ettiği gibi, bizim onu anlamamız mümkün değildir(!). Bu ve benzer tutumları düşünerek ve hayatın dışına itmek anlamında tabir caizse yapılan bu iş “Kur’an’ı kafeslemek” onu sessizliğe itmektir olmaktadır.

Kanaat önderlerimizin Kur’an’la olan diyalogunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Din adına konuşanlar bilmelidir ki, aslında Allah adına konuşuyorlar. Allah adına konuşanlar Allah’ın kitabından konuşmak zorundadırlar. Kim ki din adına Allah’ın kitabını referans göstermezse o söz daima defoludur ve o söz daima tereddüde açıktır. Güzel konuşmak istiyorsanız, en güzeli konuşmalısınız. Zümer Sûresi’nin 23. âyeti “en güzel”i bize tarif ediyor: “Allah sözün en güzelini işte bu kitap olarak indirmiştir”. Sözün en güzeli kitâbullahtır. Sözün en güzeli –Mustafa Hocamın ifadesiyle- en güzelin veya gerçek güzelin sözüdür. Konuşacaksanız, o sözü konuşacaksınız.

O söz nasıl bir söz? O kitap nasıl bir kitap? Müteşabih ne demek?

‘Müteşabih’, anlamı tersyüz edilmiş bir kavram olarak önümüzde duruyor. Müteşabihi anlamı kavranamayan kelimeler olarak tanımlayanlar var! Hâşâ Allah manası anlaşılmamak üzere bir kitap indirmiş! Böyle düşününce bu kitabı raflara kaldırmak ona gösterilecek en büyük saygı halini alacaktır!

Müteşabih demek, ayetlerin birbiriyle benzeşmesi demektir… Çünkü aslında bu kavramın ne demek olduğunu âyette peşinden gelen mesânî kelimesi anlatıyor: Mesânîlik, Kur’ân’ın meseleleri karşıtıyla, eşiyle, eşitiyle ortaya koymak demektir. Dünya-âhiret, hak-bâtıl, doğru-yanlış, cennet-cehennem, aydınlık-karanlık, mümin-kâfir gibi. Bu ve benzer konular Kur’ân’da sıklıkla tekrarlanır ve bunlara peş peşe yer verilir. İşte müteşabihlik de tıpkı mesânîlik gibi âyetlerin birbirini tamamlaması ve birbiriyle benzeşmesidir. Bir konuyu anlamak istiyorsanız onu Yüce Allah’ın yine Kur’ân’da açıkladığı gerçeğini unutmamak gerekir. Hûd sûresinin ilk âyeti bunu haber vermektedir. “Bu Kitap, âyetleri hüküm içerikli olarak güvence altına alınmış ve herşeyi bilen, her hükmünde hikmet sahibi olan (Allah) tarafından açıklanmıştır.” İşte yapılacak iş âyeti açıklayan diğer âyeti veya âyetin işini bulmaktır. Çünkü kitabullahın en güzel müfessiri yine ve öncelikle kendisidir. Müteşabih oluşu, kitabullahın içinde dolaşmayı gerektirir.

Mesani oluşu da, biraz önce ifade ettiğim gibi, hakikatlerin eşiyle, eşitiyle bu kitabı daha iyi kavramanın yollarından birini bize sunar. Zümer 23’te devamla şöyle buyurulur: “Rablerine yüreğinden ve derin saygı duyanların bu kitaptaki gerçeklerden dolayı tüyleri diken diken oluverir.” Şimdi Kur’an okurken kimsenin kılının kıpırdadığı yok, çünkü ne okuyanlar okuduğunu anlıyor, ne de dinleyenler dinlediğini anlıyor. Böylece, Kur’an okunmasıyla sevap kazanılan bir “sevap kazanma makinesi”ne dönüşüyor.

Okuyorsunuz, bir kere daha okuyorsunuz, bir daha okuyorsunuz, günde bir hatim yapıyorsunuz, çok sevap elde ettiğinizi düşünüyorsunuz. İyi de o zaman bunun 6236 âyet olmasına ne lüzûm vardı? 6 âyet olsaydı, daha kısa bir zamanda, daha çok hatim yapılıp daha çok sevap kazanılırdı. Olmaz! Hem fazla olacak, hem anlaşılmayacak! İşte mantık bu.

Âyetleri gündemimizden çıkardık; dedik ki, 5’te 3’ü kıssadır, eski milletleri ilgilendiriyor, 5’te 1’i Hz. Peygamberi ve özel hayatını ilgilendiriyor, onunla ilgili olanları da çıkardık, yani bizi ilgilendirmez dedik. Kalan 5’te 1’i de müşrik, münafık ve kâfirlerle alakalıdır. Eee! Bizi neresi ilgilendiriyor? Bizi bir şeyi ilgilendiriyor bunun! Baban, deden öldüğü zaman ona hemen bir Yâsîn gönderirsin, namazında en kısalarından birkaç sure okursun, Ramazan geldiğinde de bir hatim hazırlar gönderirsin veya hatim sipariş verir okutturursun, olur biter(!) İşte bizim Kur’an’la diyalogumuz!… Dahası evde ölümcül bir hasta varsa ve ölüm döşeğindeyse hemen bir Yâsîn okuyucu ararsın, ona Yâsîn okutarak hastanın acı çekmeden ölmesini sağladığını sanırsın. Yâsîn’i hasta iyileşsin diye de okutmazsın, okunurken rahat rahat, acısız, sancısız bir şekilde ölsün istersin. İşte bu nedenle ben Yâsîn Sûresi’nin adını artık “ötenazi sûresi” diye analım diyorum da bazıları kızıyor. Kızılacak bir şey, çünkü yapılan bu, başka bir şey değil ki!

Yeryüzünde kendisine inananların sayısı bu kadar kabarık olmasına rağmen bir kenara itilmişlikte de en başta olan kitap ne yazık ki Kur’an’dır. 1 milyardan fazla insan bu kitaba iman ettiğini söylüyor. Ama bu bir milyarın bilmem kaçta kaçı bile bu kitapla irtibatını doğru kurmuyor, onu anlamıyor ve dolayısıyla onun sunduğu aydınlık yolu takip edemiyor.

Gönderiliş gayesi hayatı doğru değerlerle yaşamak olan bu kitabı yazık ki hayatın çok çok dışına ittik, üstelik bunu saygı adına yaptık, yazık çok yazık. Sonuçta Hz. Peygamber’in Furkan Sûresi’nin 32. âyetinde dile getirilen şu şikayeti kaçınılmaz olacaktır: “Ey Rabbim, şu benim kavmim bu Kur’ân’ı mehcûr bıraktılar”, yani onu yalnız bıraktır, onu terkedilmiş bir hale getirdiler. Merhum İbn Teymiye’nin de isabetle vurguladığı gibi, Kur’ân’ı okumayanlar ondan hicret etmiş sayılır, onu okuyup anlamayanlar da ondan hicret etmiş sayılır; dahası okuyup anlayan, ancak yaşamayanlar da ondan hicret etmiş sayılır. Dilerim ki Kur’ân’dan hicret edenlerden değil, Kur’ân’a hicret edenlerden oluruz.

Kur’an’ın Kavramları

Hocam, Kur’ani Hayat dergimiz 10 temel kavramı dosya konusu yapıyor, her sayıda bir kavram derinlemesine işlenecek. Bu sebeple, Kur’ani kavramların önemine değinebilir misiniz?

Kavramların ‘idrak etmek’ hususunda ne kadar büyük bir önemi haiz olduklarını biliyoruz. Çünkü biz olaylar karşısındaki duruşumuzu zihin dünyamızda hazır bir şablon olarak duran ‘kavramlar’ süzgecinden geçirerek algılıyoruz. Düşünce dünyamızı kavramlar inşa ediyor, hayatı onlar vasıtasıyla okuyoruz. Tabir caizse cenin haldeki düşünce, kavramlar aracılığıyla kimlik kazanıp “şahıs” halini alıyor ve biz buna “eylem” diyoruz. Söz konusu Kur’an kavramları olduğu zaman 2 defa düşünmemiz gerekecek. Çünkü bu kavramların eksenini değiştirmek ya da çarpık ifade etmek Allah’a iftira atmak olacaktır.

Kur’an kavramları bizatihi Allah’ın içini doldurduğu kavramlardır. Onu, sahibi nasıl tanıttıysa öyle tanımak zorundayız. Kendimiz onlara yeni bir anlam enjekte edemeyiz. Kendi kanaatimizi Kur’an’a ihale ve fatura edemeyiz. Biz Kur’an’ı anlamadan, öğrenmeden, kavramadan kanaat sahibi olmamalıyız. Kur’an’ı noter gibi kullanmamalıyız. Kanaatimiz Kur’an’ı bildikten sonra şekillenmelidir. Bu da Kur’an kavramlarını Kur’an’ın aktardığı ve öğrettiği gibi öğretmekle mümkündür. Kur’ân’ın metni tektir ve Hz. Peygamber’e vahyedilerek 632 yılında metin indirilişi tamamlanmıştır; Yüce Allah’ın koruma garantisiyle kıyamete kadar safiyetini de elbette muhafaza edecektir. Metni Arapça olarak indirilen Kur’ân kelimelerinin, özellikle kavramlarının anlamı Rabb’cadır. Yüce Allah onlara Rabb’ca yeni anlamlar yüklemiştir. Meselâ Kur’ân’da yer alan ve mâ edrâke ifadelerine konu edinilen şeylere verilen cevaplar bütünüyle bu tür Rabb’ca anlamlardan oluşmaktadır. Akabe kelimesinin ne olduğunu sorduğu Beled Sûresi’nde Yüce Allah akabe’nin; yeni bir anlamda “fedakârlık” anlamına geldiğini belirtmiştir. Örneklerin sayısını çoğaltmamız mümkündür, ancak sözü uzatmamak için bir taneyle yetinelim.

Söylemek istediğim şudur: Kur’ân’ı onun dilinden anlamak gerek, kavramlarını da onun şekillendirdiği gibi benimsemek gerek. İnsan kaynaklı yaklaşımları Kur’ân’ın görüşü gibi sunma yanlışlığından kurtulmak zorundayız. Bunun için kavramları doğru anlamak ve sunmak durumundayız.

Muhterem hocam, Kur’an’ın kavramları her geçtiği yerde aynı anlamı veriyor mu? Burada da bir kafa karışıklığı yok mu?

Mesela, “Battığı zaman yıldıza yemin olsun” şeklinde tercüme edilen Necm Sûresi’nin ilk âyeti. Burada “batan yıldıza ne diye yemin edilsin ki?” sorusunu sormuyoruz. Çünkü necm kelimesinin her geçtiği yerde “yıldız” anlamına geldiği sanılıyor. Oysa Kur’an-ı Kerim’de bir kelime her yerde aynı anlamı vermez. Kavramlar farklı yerlerde farklı anlamlar verir. Bu kelimenin başka bir yerde anlamı var mı diye merak etmez mi insan? Meselâ necm kelimesinin “yıldız” anlamının dışında Rahmân sûresinin 6. âyetinde bir de “gövdesiz bitki, ot” anlamı vardır. Ayrıca bu kelimenin “Kur’ân vahyi” anlamı da vardır. Târık Sûresi’ndeki necm kelimesi işte bu anlamdadır. Tencîmu’l-Kur’ân diye vahyin peyderpey indirilmesi diye bilinen tamlamadaki tencîm de vahyin indirilmesiyle ilgilidir. Dolayısıyla necm kelimesinin vahiy anlamı dikkate alınmadan yapılan tercümeler büyük sorunlar içermektedir.

Neden böyle?

Bunun bir tek sebebi var kanaatimce: “Eskiler öyle dediler…” Şimdi bizim söylediklerimiz yeni uydurmalar değiller ki. Biz de bu benzer bilgileri eski âlimlerimizden öğretiyoruz. Yaptığımız iş, üzeri örtülen hakikatlerin gündeme gelmesini sağlamaktır. Çok rahatsız olduğum bir ifade var: “Eski köye yeni adet mi?” Biz, yeni adet getirmekten söz edemeyiz. Sadece olan, ancak unutturulmuş, üzeri kapatılmış gerçekleri duyurmaya çalışıyoruz.

Eskiden icat edilen arabaya şimdi kimse binmiyor, herkes son model araba istiyor. Eskiden insanlar barakalarda oturuyordu, şimdi tripleks villalarda oturuyor. Peki, fikir olarak eskiden olanlar neden yeterli görülüyor?

Kavramlarınızı doğru kullanmıyorsanız doğru konuşmuyorsunuz demektir. Başkalarının kanaatlerini din gibi sunmak dine yapılacak en büyük kötülüklerden biridir.

Peygamber efendimiz (sa) şöyle buyurmuştur: “Size benden bir şey ulaştığı zaman onu Allah’ın kitabına arz edin. Eğer söz, Allah’ın kitabına uygunsa onu ben söylemişimdir; yok Kur’an’a aykırıysa onu ben söylememişimdir.” İşte ölçü belli… Başka ölçüye ne ihtiyaç var?

Kur’an’ı anlatmak peygamberimizin en vazgeçilmez sünnetidir. 23 yıllık risalet hayatı boyunca Efendimiz insanlara kendisini anlatmadı. Efendimiz insanları kendisine davet etmedi. O, insanlara Allah’ı anlattı ve Kur’an’a daveti gerçekleştirdi. Çünkü Ahzab Sûresi’nin 44 ila 46. âyetleri onu böyle programlamıştı.

Müzzemmil Sûresi’nin ilk âyetlerinin mesajı doğru anlaşılmamaktadır. “Ey müzzemmil adam!” Ne demek müzzemmil? Battaniyesini örtünen peygamber! Ne kadar güzel (!) gördünüz mü? Yüce Allah, Peygamberimizin risalet göreviyle ilgili olarak başka esaslarla değil de örtüsüyle ilgileniyor. Niye ey mütelebbis denmedi? Elbiseyi giymek anlamında başka kelimeler niye kullanılmadı acaba? Bunu sormak durumundayız. Soru sorulunca cevabın verildiğini görüyoruz: Müzzemmil demek, vahiy ile ve risaletle örtülen peygamber demektir. Âyetleri onlara yüklenen özel anlamlarla kavramak durumundayız.

Bakınız, Enfal Sûresi’nin 2. âyetinde neler söyleniyor? “Gerçek mü’minler şunlardır: Allah hatırlatıldığı zaman yürekleri ürperen, korkan, titreyen adamlardır. Allah’ın âyetleri onlara aktarıldığı zaman imanları artan adamlardır.” Artıyor mu iman? Artmıyor. Niçin? Çünkü anlaşılmıyor. Anlamadığınız şey sizin imanınızı artırmaz. Secde Sûresi’nin 15. âyetinde neler buyuruluyor: “Bizim âyetlerimize gerçekten iman edenler şunlardır: Onlar âyetlerimiz kendilerine hatırlatıldığı zaman hemen boyun büken adamlardır.” Anlamadığınız şeye nasıl boyun bükeceksiniz? Anlamadan nasıl yüreğiniz ürperecek? Anlamazsak bir sağır diyaloguna dönüşür Kur’an ile olan irtibatımız… Anlıyor numarası yaptık maalesef. Şimdi bir de meal okumasına rağmen anlamayanlar var. Anlamıyor… Çünkü anlasa soru soracak. Soru sormadan okumaya devam ediyor. İşte o da anlamamanın başka bir türünü ortaya koyuyor.

Kur’an’ı anlamak, Kur’an’ın kavramlarını yine Kur’an’ın doldurduğu gibi anlamaktır.

Yeminler

Hocam, bir de yeminler var Kur’an’da…

Andolsun asra… Tîn’e ve Zeytûn’a andolsun… Yâsîne ve Kur’ân’a yemin olsun… Semaya ve Tarık’a andolsun… gibi onlarca yemin ifadesi vardır Kur’ân’da.

Mustafa Hoca’mızın ifadesiyle “her şeyin bir şeyle, bir şeyin her şeyle ilgisi var”. Şüphesiz ki Kur’an’da geçen bu ve benzeri yemin ifadelerinin de bir amacı ve bir ilkesi olmalı.

Sevgili hocam, bu yemin ifadelerini nasıl algılamak gerekiyor, sözünde şüphe olmadığına bütün kalbimizle inandığımız Yaratan bu yemin ifadeleriyle neyi vurgulamak, bize neyi öğretmek istiyor?

Kur’an’ı anlamanın en önemli yollarından biri, Kur’an’daki yemin ilkelerini doğru anlamaktır. Yeminler Kur’ân’da bir ifade üslubu olarak, bir geleneğin devamı olarak yer almış olabileceği gibi, yemin edilen varlıkların önemini ve sonrasındaki cümlelerin ehemmiyetini kavratmak için bu tür ifadeler vardır. Yemin âyetlerini doğru anlamadan o âyetlere doğru mana verilemez. Yeminin mantığı bilinmiyorsa ilgili mesaj doğru anlaşılamaz, emin olun böyle. Yemin edilen şey, her ne ise yeminden sonraki cümlenin onunla mutlaka bir anlam ilişkisi vardır. Eğer bir varlığa yemin ediliyorsa bilinsin ki, yeminden sonraki cümlenin o varlıkla mutlaka bir ilişkisi vardır. Necm Sûresi’nin başındaki yeminde de olduğu gibi diğer yeminlerde bu mantık mutlaka vardır. Vakıa Sûresi’nin son grup âyetinin hemen başlangıcında Rabbimiz yemin ifadesi ile buyuruyor ki; “Vahyin yer ettiği gönüllere yemin ediyorum. Eğer gerçeğin farkındaysanız bunun büyük bir yemin olduğunu bilirsiniz. İşte o yemin edilen şey var ya, o çok değerli bir Kur’an’dır; saklı bir kitaptadır.” Vahyi, Kur’an’ı anlatan içerikteki yemin, Kur’an’a yemindir. Bu ilişkiyi doğru kurmadığınız zaman âyetlerle doğru konuşmamış olursunuz.

Târık Sûresi’nde şöyle ifadeler vardır: “Semaya ve Tarık’a yemin olsun. Tarık nedir bilir misin? Nereden bilebilirsin ki sen? Sana bildiren nedir ki? O, karanlıkları delip geçen necm (vahiy yıldızıdır).” Tarık’ın ne olduğunu bilmiyor mu Hz. Peygamber? Biliyor, bilmez olur mu? Biliyor, ama dedim ya, Kur’an’ın kavramlarını Allah yeniden doldurmuştur. Kur’an’ın metni Arapça’dır, manası ise ‘Rabb’ca’dır. Rabb’ca bir mana örgüsü var Kur’an’da… Rabb’ca örgüyü yakalayamazsanız Kur’an’la sözlük yardımıyla konuşur ve Kur’an’ın mesajından uzak kalırsınız.

“Sen Tarık’ın ne olduğunu nereden bileceksin?” Tarık, “yıldız” demek… “Karanlığı delen yıldız”… Allah Teâlâ açıklarken buyuruyor ki, “karanlığı delip geçen yıldızdır.” Târık zaten yıldız demek… Işığı delerek geldiği için, karanlığı deldiği için ona yıldız denmiştir. Târık’ın da açıklaması bu olunca sonuç ne oldu, bilinen bir daha bildirilmiş oldu!... Hayır. Aslında Târık, “cehalet karanlıklarını delip geçen vahyin aydınlığı” demektir burada. Bu anlam ilişkilerini doğru kurarsanız sûrenin aşağıdaki âyetlerinde “Bu hakikati bütün çıplaklığıyla ortaya koyan bir ilâhî sözdür” ayetindeki “hû” zamirini de Kur’an’a gönderirsin, böylece sûreyi doğru anlamış olursun.

Kur’an kavramlarını Kur’an’ın kullandığı gibi anlamak ve kavramları ilgili anlam doğrultusunda Kur’an’ın büyük fotoğrafının içerisinde hangi kareye tekabül ettiğini anlayarak onunla konuşabilmek Kur’an adına doğruyu konuşabilmektir; bu noktada Hz. Peygamber’i örnek alarak Kur’ân merkezli bir dinî hayat yaşamanın derin huzuru ile buluşmak mümkün olacaktır.

Muhterem hocam, Hilal Televizyonu çekimleri için geldiğiniz İstanbul’da dergimize de zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim.

KUR’AN’I ANLAMADAN, ÖĞRENMEDEN, KAVRAMADAN KANAAT SAHİBİ OLMAMALIYIZ. KANAATİMİZ KUR’AN’I BİLDİKTEN SONRA ŞEKİLLENMELİDİR.

KUR’AN’I ANLAMAK, KUR’AN’IN KAVRAMLARINI YİNE KUR’AN’IN DOLDURDUĞU GİBİ ANLAMAKTIR.

KAVRAMINIZI DOĞRU KULLANMIYORSANIZ DOĞRU KONUŞMUYORSUNUZ DEMEKTİR.

BAŞKALARININ KANAATLERİNİ DİN GİBİ SUNMAK DİNE YAPILACAK EN BÜYÜK KÖTÜLÜKLERDEN BİRİDİR.

ALLAH ADINA KONUŞANLAR ALLAH’IN KİTABINDAN KONUŞMAK ZORUNDADIRLAR.

YERYÜZÜNDE KENDİSİNE İNANANLARIN SAYISI BU KADAR KABARIK OLMASINA RAĞMEN BİR KENARA İTİLMİŞLİKTE DE EN BAŞTA OLAN KİTAP NE YAZIK Kİ KUR’AN’DIR.

www.kuranihayat.com

Etiketler :
mehmet-okuyan - -roportaj -
 
Yazarlar
İktibas
Duyurular
 
Kitaplar
 
Sitemiz sadece internet üzerinden yayın yapmaktadır.
Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılamaz.
2011
© Bilgi ve Düşünce Derneği
Kodlama : Networkbil.net